En sevdiğim anılardan birini yazmaya başlıyorum. Ekran gözlüğümü taktım, önümde baştan sona doldurulmuş seyir defterim ve kahvem…Zamanda yolculuğa hazır mısınız? Siz de koyun bir kahve, fonda ‘A day in Venice’..sonra Cello Concerto No.3 in D minor, sonra Assaggio in G Minor…vee bütün variations of The Carnival of Venice…🎶
Yazıyı 2021 şubat ayının sonunda yazıyorum. Evde malum pandemi sebebiyle seyahatten uzak bir sene ve 2 Şubat ayı geçti. binlerce insanın Şubat ayını bir hayal ürününe çeviren son 2 Venedik Karnavalı da bu sebeple iptal edildi. Benim katıldığımın sonuncusu olacağını nereden bilecektim…ŞANS.
Bu festivalin anıları, fotoğrafları ve videoları seyahat edemediğimiz süre boyunca beni o kadar mutlu etti ki! Yazarken en büyük hayalim, özgürce seyahat ettiğimiz günler gelince birilerine bu festivale gitmesi için heyecan ve ilham olmak. Ben neredeyse delirecektim çünkü orada! Kim bilir belki bu yazıyla çoluk çocuklarıma, torunlarıma da olurum ilham. (😄 Evladım, bu yazıyı okuyorsan öncelikle AFERİN! Oku her şeyi. Sonra da ne yap et, paranı biriktirip mümkünse sevdiğinle, bu festivale git. Blogda yazdığım her yere git. Sonuçta hayatta önemi olan tek şey bu anılar sakın unutma! Work hard, play so much HARDER!👌)
Neden Venedik Karnavalını bu kadar seviyor ve öneriyorum biliyor musunuz? Çünkü bu yalnızca bir seyahat değil, tam anlamıyla bir zaman yolculuğu…Geçmişi çoğu zaman büyülü, gizemli, duygu yüklü hatta çekici buluyorsanız benim gibi; tarihin en eski karnavalının içinde olmak eminim sizi de derinden etkileyecek…
Öncelikle Venedik şehrinin kendi büyüsü bu elbette ama bakın baştan söylüyorum; Venedik’e gitmek ayrı…Venedik Karnavalı’na gitmek tamamen apayrı bir şey. Karnaval haricinde bu şehri gezmeye gittiyseniz, birazdan yazacağım coşkuların sebebini hiç anlayamayabilirsiniz. 🙂
Önce çok kısa festivalin tarihi…
Festivale konu olan bu maske geleneğinin 2 farklı hikayesi varmış.
Birincisi vakti zamanında şehirde hüküm süren vebada insanların yüzünde ve vücudunda açılan yaraları, kötü izleri saklama isteği.
🎭
İkincisi ise çok yüksek ve çok düşük refah düzeylerinde yaşayan halkın eşit görünme arzusu.
🎭
Tabii maskelerle kimliği gizlenen halkta, zamanla insanların korkusuzlaşması, cinsel sapkınlıklar yaşanması, rahibe ve rahiplerin de maskeleri takıp parti yapması söz konusu olmuş🤭
Huzursuzluk ve ahlaki bozulma yarattığı gerekçesiyle, maskeler günlük hayatta yasaklanmış.
Sonra katolik kilisesi maskeli baloları da yasaklamış…
Derken elimizde bu zengin Venedik kültürünü tanımak için her sene Şubat sonu – Mart başında düzenlenen karnaval kalmış.
Gitmeden önce yapılacak hazırlıklar🎭
Maske festivaline gidip de kot pantolonla gezmeyi planlamıyorsunuz değil mi? Tamam, size dizinize kadar beyaz çorap çekip 3 metre tüy takın demiyorum :)) (ama isterseniz de takın bir daha nerede takacaksız 😁) Mutlaka küçük de olsa kıyafetinize bir dokunuş yapmanız şart. Zaten burada kostümlüler, maskeliler, kıyafetine özenenler birbirine selam veriyor, gülümsüyor, birbirinin fotoğraflarını çekiyor diğer herkes de görmezden geliniyor! Bence dışlanan turist olmayın direk olaya dahil olun :))
Ne kostümü yahu? demeyin..
Şubat sonu hava çok sıcak olmuyor, çok aşırı soğuk da değildi. Bakın ben bu kostüm işine nasıl çözüm buldum.
Hem bunalırsam çıkartabileyim hem de günlük kıyafetimin üzerine takabileyim dedim ve Can’la kendime 2 büyük pelerin kiraladım 🙂 Birini siyah, birini de kırmızı saten seçtim ki, istediğimiz zaman değiştirelim. Kendime bir de saç bandı aldım tüylü müylü. İşte bu kadar. Maskeyi zaten oradan alacaksınız. (Aşağıda tüylü fotoğraflarım var 🙂
İNANMAYACAKSINIZ bu minicik eforla bile, diğer full kostümlüler kadar olmasa da etrafımda daireler oluştu ve onlarca fotoğrafım çekildi, böyle olacağını bilsem o 3 metrelik tüyü de takardım, dizime kadar çorabı da çekerdim :)) ama neyse bu da yetti.
Bu arada, pelerinleri Suriye pasajının alt katındaki kostümcü, By Retro‘dan kiraladım. İstiklal Cad./İST
Gitmeden önce!
Seyahat bence gidilecek yere varınca değil, gitme hayalini kurduğunuz ilk günden başlıyor. Dönünce de bitmeyip her hatırladığınızda devam ediyor. Sindire sindire tadının çıkartılması için önden gidilecek yeri araştırmak, orayla ilgili filmleri izlemek, hikayeleri okumak, müzikleri dinlemek bana göre hem yolculuğun süresini uzatıyor hem de gidilen her anı daha anlamlı kılıyor.
O sebeple aşağıda yazdığım bütün filmler de bu yolculuğa dahil. Hepsinin çekildiği sahnelerle gezerken karşılaşacak olmanız ayrı bir keyif.
- Casanova
- Dangerous Beauty
- Death in Venice
- The Tourist (Angelina Jolie & Johnny Depp)
- Merchant of Venice ( Al Pacino)
- Summertime (Katharine Hepburn)
- Everyone Says I Love You (Woody Allen & Julia Roberts)
- Casino Royale -Bu da erkekler için 🙂 çünkü eminim diğerlerinde çoğu uyuyacak- Venedik’e bir de James Bond aksiyonu katalım.
Bütçe Stratejisi
Venedik Karnavalı deyince, kulağa çok yüksek bütçeli bir plan gibi geliyor biliyorum. Euro kuru sebebiyle çok ucuz bir gezi olmayacağı da doğru ama aşağıda belirttiğim yol, otel konforunuza da düşkünseniz emin olun bu seyahatin en düzgün bütçeli hali.
Yolculuğa Bologna’dan başlayın!
Festival zamanı direk Venedik uçuşları elbette pahalı olacak. Biz bunun için güzel bir yöntem keşfettik. Hem zaten görmek istediğimiz bir şehri görecek hem de uçak biletini İNANILMAZ uyguna getirecek bir yol.
Bolonya gidiş dönüş uçak biletlerimiz bir de Black Friday’e de denk gelince gidiş dönüş 2 kişi toplam 800 TL verdik desem belki inanmazsınız. (02.03.2019 cmt saat 12:00 gidiş, 05.03.2019 salı saat 13:20 dönüş almışız) Tabii ki düşük kg bagaj hakkına razı olduk.
Bu durumda uçaktan epeyce kar ettiğimiz bütçeyi Venedik’te çok merkezi bir otele kaydırdık.
otel
Otelimiz gerçekten San Marco meydanına 3 adımdı. O kadar memnundum ki, her üst değiştirmek, lavaboya gitmek, biraz soluklanmak istediğimde otele girip mola verebildim.
Hotel Monte Carlo aşağıdaki linkten inceleyebilirsiniz.
https://www.booking.com/hotel/it/montecarlovenice.tr.html
Elbette kanal kenarında çok daha popüler olanları da tercih edebilirsiniz. Biz her seyahatte otel seçerken, (özellikle benim hiç kolay yer beğenemememden dolayı) çok ince bir tarama yapıyor, hem konforunun kriterlerimize uygun olmasını hem de o koşullarda fiyatının en iyi olmasını sağlıyoruz. Burası da bize çok uygundu, özellikle de konumu tek kelimeyle mükemmeldi.
Otelin kahvaltı dahil gecelik oda fiyatı 206 euro idi.
Son gecemiz olan 4 Mart gecesi ise Bologna’da konakladık. Hem burayı da gezelim diye hem de uçağa sabah yoldan gelip binmek zor olmasın diye.
Bologna’daki otelimiz aslında Airbnb, BNB Speak Easy ismi. 2 kişi 1 gece için 78 euro vermişiz. Burası biraz geçiştirme bir tercihti. Elbette daha iyisini bulursunuz, açıkçası biz buraya pek kaynak ayırmayıp sadece festival alanındaki harcamalara odaklandık 🙂 Fakat, balkonlu büyük odayı seçtiğimizi, yer sahibinin ertesi gün bize hem şehrin hikayesini anlatıp hem de gezi rehberliği yaptığını, ayrıca odamıza bir şişe kırmızı şarap koyduğunu da belirteyim.
Yeri gelmişken önemli bir not, özellikle festivale gidecekseniz, bu yerleri boş bulmanız (normal koşullarda) neredeyse imkansız. O yüzden hiç beklemeden, aylar aylar önceden hem fiyatı hem yerinizi garantileyin.
Ulaşım
Gelelim Bologna – Venedik ulaşımına. Bologna’ya uçağımız 12:40’ta vardı. Venedik treni de 15:15’te idi. Nefis yetiştik, hatta garın orda birer dilim pizza bile yedik. İki kişi tren biletine 25 euro verdik sadece.
Dönüş gününden bir gece önce de Venedik’ten Bologna’ya flixbus ile geldik. 21:15’te binmişiz ve 2 kişi 26 euro vermişiz.
Şimdi bir toparlama yapacak olursak: Venedik festivali seyahatimiz 2 kişi için 800 TL uçak biletleri + asgari harcamalar max.700 euro ile hallolmuş. Euro 6 idi o sıralar… Gerisi günlük harcamalarınıza bağlı. Siz yeter ki tren, flixbus, airbnb gibi ayarlamaları korkmadan yapın 🙂 Bizim evlilik ekibinde rota planlama ve tur rehberliği benden, fiyat araştırma ve bütün bu ayarlamalar da Can’dan olduğu için bu konuda iyi bir ekibiz. 🙌
Gelelim festivale …
Uçağa biner binmez heyecanımız başladı. Bu festival aslında benim çocukluk hayalimdi. Filmlerde, haberlerde her gördüğümde televizyonun tam önüne gidip otururdum…Saatlerce hayalini kurardım. Bir diğer karnaval hayalim de Rio…inşallah o da bir gün olacak. 🙂
Gitmeden önce bütün Venedik filmleri izlendi, bütün bloglar tarandı ve inanmazsınız, defterimin yarısını listeler ve mutlaka yapılacak notlarıyla doldurdum bile. (Her zamanki gibi)
Bologna’da iner inmez….ahhh hatırladım..İtalya! En son İtalya’ya gelişimin üzerinden tam 9 sene geçmiş. En son 2010’da Roma’ya gelmiştim.İki bekar kız Roma’da gezerken demiştik ki Venedik’e şimdi gitmeyelim, beklesin, ileride sevgilimiz veya eşimizle geliriz. İyi bir karar vermişiz, çünkü bu şehir gerçekten kenarda bekletmeye değecek kadar romantikmiş.
Uçaktan inip koşa koşa tren garına gittik (bütün biletler önceden alınınca her an koşturmaya da gönüllü olmalısınız) ama yoldan dilim pizzalarımızı da almayı ihmal etmedik tabi. 8 numaralı Venedik treninde yiyecek olduğumuz o pizzalar 🙂
Zaten tren yolculuklarını çok severim. Hafif sidik kokulu olsa da, yolun ucunda Venedik olduğu için seve seve katlandık. (Sahi bu Avrupa trenlerine işiyorlar mı napıyorlar pisler) İlk kanalların görünmeye başladığı an çığlık attığımı hatırlıyorum. Şu varış garın ismine bir bakar mısınız: Santa Lucia. Ben senin adını yerim. Hadi açın fona hemen bir Pavarotti Santa Lucia…🎶
Ellerimiz kollarımız çantalarla dolu, trenden inerken maskeli manyaklar görünmeye başladı bile! Şimdi size muhtemelen ölmeden önce gözümün önünden geçecek olan film şeridinin kapak sayfasını tarif ediyorum: Garın kemerli kapısından çıkıp, Venedik’i İLK GÖRDÜĞÜM O AN.
Maskeli bir kalabalık, her yerden yaylı müzik sesleri, kalabalık bir nehir, baloncuk uçuranlar, şarkı söyleyenler, az ileride fotoğraflardan tanıdığım Rialto köprüsü, çalmakta olan çanlar, uçmakta olan kuşlar…Ben. bu anı asla unutamam. Can’la şaşkınlık içinde birbirimize baktık. Bu nedir! İşte o anda büyü başladı.

Otelin adresini bile açmadan, kafamıza göre yürümeye başladık istemsiz olarak Rialto köprüsüne doğru…Resmen ağzımız açık bir şekilde. Yürüdükçe kostümler güzelleşti, maskeler, cafeler, daracık sokaklar, her adım bir sonrakinin bin katı güzel. Rialto köprüsünü tırmanırken, küçükken okuduğum bütün kitaplardaki dükleri, düşesleri, prensleri, kralları, kontesleri gördüğüme yemin edebilirim…






Kendimi öyle bir kaybetmişim ki..Can’ın elinde bir sürü çanta oluğunu unutmuşum..Onca şehir gördüm. Roma dahil. Böyle bir şey olamaz. Şehrin enerjisi bir yana, herkes o kadar mükemmel görünüyor ki o kostümlerin içinde…yüzlerce yıl öncesinde bir açık hava balosundayız sanki.
- Deli manyaklar.
- Çok genç falan da değil bu deli manyaklar. Baksana nasıl giyinmiş teyzeler amcalar 🙂
- Film setine mi geldik biz yanlışlıkla?
- Hangi yıldayız aşkım?
- Sen o kostüm için kaç saat uğraştın abla!
- Siz deli misiniz ya?
- Oha, aşkım şuna bak şuna!
Bu 7 cümleyi loop olarak, gezi boyunca sürekli döndürüp durdum…
O daracık sokaklar, karanlık pastel renkler, tarihi doku, evine sandaldan girenler, o peruklar, avlular, dönme dolaplar, eldivenler, tüylü şapkalar… ağzımız açık izlemekten otele pek kolay varamadık. E tabi, şehirde araba falan olmayınca, sanırım 47239 tane küçük köprüden geçtik elimizde bavullarla.. ama ben hiç farkında bile değilim. Kendimi tamamiyle kaybetmişim 🙂



Bu kadar da yakışıklı olunur mu be! Can’ı bir tane adama bakarken yakaladım! Oha dedi. Bak, vallahi ben de bakacağım bu adamlara 🙂
Atlı karıncanın olduğu avluda, bir mola verip birer sıcak şarap aldık. Güzellik dozundan nefesimiz kesilmiş…
Yürüdük, yürüdük, iki kişi yan yana geçemeyeceğimiz darlıkta sokaklardan geçtik. CASANOVAA’nın penceresi değil miydi o yaaa!!! Bir köşeyi döndük karga burunlu maskeli bir dükle burun burunayız. Aaaa Voldemort! Yol boyu böyleyiz.
Neyse sonunda Can oteli buldu. Benim aklımı yitirdiğim kesin olduğu için, birisinin oteli bulması şarttı. Beeellla diye gülerek karşıladı bizi resepsiyonist!
Odaya doğru giderken, artık hava kararmıştı. Otelin koridorunda da tıpkı sokaklardaki gibi yan yana yürüyemedik. Daracık her yer. Ama şehrin kendisi öyle, otel ne yapsın. Daracık daracık sokaklar yazıp durmuşum rezil deftere 🙂
Duvar kağıtları, kırmızı kadifeler, püsküllü yatak örtüleri, altın yaldızlı işlemeler….oldukça geleneksel bir Venedik odasındayız.


Pencereyi bir açtım ki ne göreyim! Bütün binaların çatıları birbirine bağlı. Bir pencereden diğerine atlamamak işten bile değil! Yani ben olsam hepsini seke seke gezerdim. Geziyorlar mıdır sahiden? Yarın ayağımı atıp şu karşı dama gitmeyi bir deneyebilir miyim? Şu soldaki de meşhur Çan Kulesi. E tam merkez değil mi orası. Aşkım kalk şuraya bir bakalım!
Yorgunluktan baygın vaziyetteyiz ama bir düşünün, şu sokağın arkasında Avrupa’nın salonu…Dükler Sarayı, San Marco meydanı dururken…N’apalım yatıp uyuyalım mı? İşte böyle durumlar için yanınızda kesinlikle vitamin, enerji içeceği, doping vb. çantası bulundurmalı.
San Marco
Şöyle yazmışım deftere. -Ya, bir yürüyüp gidiniz. Bu kadarı da fazla!

Gelmeden önce izlediğim bütün filmlerin tam ortasındayım şu anda. İdam sahnelerinde halkın toplandığı; kule, bazilika, dükler sarayı tarafından çevrelenmiş o meydanda.
Hele bir de bu manyaklar böyle giyinmiş…Bir köşede burgu beyaz peruklular, bir köşede La Casa De Papel grupça, elfler, dükler, çizmeli kediler…
One Day in Venice
Sabah saat 09:00’da, topuzum ve makyajım yapılmış, kıyafetimin üzerine pelerinim, gece aldığım maskem ve tüylü tokam takılmış, kahvaltım bile yapılmış vaziyette San Marco’da hazırım.
Gün gözüyle gördüğüm en güzel şey burası. Erken gelmişizdir Dükler Sarayı’na sıraya girmeden gireriz belki diye düşünürken ne göreyim, Haha! Millet deli manyak gibi çoluk çocuk bütün kostümlerini giymiş, makyajını yapmış, peruğunu takmış, yavru köpeklerini kostümleriyle birlikte el arabasına doldurmuş, küçük bir el aynasını yansıtarak fotosunu çekeriz diye düşünüp dekor olarak yanına almış falan…öyle bir hazır yani. Biz de montun üzerine pelerin taktık diye seviniyorduk..
Bütün gün hiç düşünmeden, hiç sorgulamadan, canımız nereye isterse o sokağa saparak gezdik. Nasıl olsa bu manyaklar her yerdeler 🙂 Zaten bana göre gezmek bu demek olduğu için, turlara pek katılamıyorum. Hava da şansımıza nefis, bir ara sıcaktan çok bunalıp otelde kostüm bile değiştirdik. Sahneye çıkar gibi hazırlandım bu sefer dozajı iyice arttırıp, siyah elbisemi giydim ve kırmızı rujumu falan da sürdüm. Siyah elbise, siyah pelerin, siyah tüylü taç ve maskeyle yine sade oldu tabii ama o kostümlü biri gibi oldum eh ucundan azıcık.. neredeyse. Buyurun ben 🙂

Bu siyah kombini yapınca; mesela bir kostümlünün yanına gidiyorum birlikte foto çekelim diye, hemen yanımıza biri daha geliyor, sırıtıp poz veriyor. Başka birine yanaşıyorum selfie için hop! hemen yoldan geçen birkaç kafa daha beliriyor arkada poz veriyor… Sinirlendim. Bir müsade etmiyorlar ki biriyle foto çekineyim!
Sonra tek başıma durmuş makinedeki fotolara bakarken benim yanıma geldi birkaç kişi, foto çekinmeye. Can gülmeye başladı. Geldi yanıma dedi ki, aşkım sen nasıl göründüğünün farkında mısın? Haaaa. Beni de kostümlü saydılaaar, benle de foto çekinmek istediler. Nasıl yaa! Hoşgeldin Vollywood! Ben de başladım mı herkesle foto çekinip pozlar vermeye, sandaldan geçenlere falan kraliçe selamı atmaya hahahahaha 🙂 Hayatımın en güzel günü diyebilir miyiz:)



Festival programını boşverip, hiç durmadan ayakları kopana kadar sokak sokak gezdik..Bugün hava güzel olduğu için üzerine basılmadık köprü, avlu, sokak bırakmamaya kararlıyız. Çünkü yarın yağmur var, iç mekanlar gezilecek.. Buraya nefis birkaç foto daha bırakıyorum Venedik rüyasından. Videolar içinse instagrama buyurun @foodmoodtravel_





İşte buraya maske festivaline geldiyseniz, yapmadan dönmemeniz gerekenler:
- Fotoğraf makinesiz, harici disc’siz, şarjsız ve fotoğraf çekmenize izin vermeyecek, oflayıp poflayacak bir ekiple sakın festival için buraya gelmeyin. Çünkü ben sevmem öyle şeyleri diyorsanız bile emin olun fotoğraf komasına gireceksiniz. Size hayatınızda kaç kere tüylü şapkalı dükler düşesler, kostümlü köpekler, geçmiş çağlardan çoluk çocuklar gelip poz verdi? Veya arkanızdan La Casa ekibi usulca gelip ‘aloha’ diye bağırdı 🙂

- Gondol‘a da binmemek olmaz! Ama buradaki en pahalı aktiviteniz olacak onu bilin. Kaç kişi binerseniz binin, gondol ücreti sabit 80 euro. O yüzden 2 kişi olmak belki biraz dezavantajlı ama aşırı romantik tabi! Tek kötü yanı çok kısa sürüyor olması. (max 20 dk) Ama hayatınızın sayılı en güzel 20 dakikası olacak, kesin bilgi.

- Rialto köprüsünden gün batımını izleyin. Sevdiğinizle gün batımında burada öpüşürseniz, aşkınız da daim olurmuş.

- Sokak sokak ayaklarınız şişene kadar gezin.
- Her turistik yerin girişinde aşırı ötesi kuyruk olacak (özellikle katedralin girişi bedava olduğu için sahile kadar gidiyor kuyruk, biz her kuyrukta birer kahve alıp onu içtik) o yüzden erkenden kalkın bina içlerini gezeceğiniz günü mümkünse, yağmurlu bir güne denk getirin. Biz de önce hava durumuna göre açık günde sokakları, yağmurlu günde binaları gezdik.

- Ne kadar yürüseniz yürüyün, Venedik’in tamamını görmek için Çan Kulesi‘nin tepesine çıkmanız şart. Asansör de var. Tepeden bakınca göreceksiniz ki, burada 1 tane bile yeni bina yok. O zevksiz düz beton binalar bu şehre hiç uğramamış. Bu çan da 5 farklı mesaj vermek için çalıyormuş: Mesai saatlerini, infazları, öğle vaktini, senatörlerin toplantı çağrısını ve büyük konsey toplantılarını.. Bir de tam karşısında saat kulesi var. Bu kule de ay ve burç kuşağının konumlarını gösteriyormuş.

- Pembe verona mermerinden yapılı Dükler Sarayı‘nı gezin. Giriş kişi başı 20 euro ama acımayın, saray gibi saray 🙂 Roma’da, Münih’te, Viyana’da, Paris’te öyle çok saray gezdim ki…gözüm alışık olmasına rağmen bu nasıl bir ihtişam demeden edemedim…Ahlar köprüsü özellikle, buranın en önemli köprülerinden biri (bir de Rialto). Dükler sarayını hapishaneye bağlayan bu köprü aynı zamanda mahkumların Venedik’e son kez baktıkları köprü olduğu için çok duygulu..

- Cafe FLORIAN. Bence asla ihmal etmemeniz gereken bir başka yer tam meydandaki bu cafe. Zaten akşamları kostümlüler gelip resmen film çekiyor, bir görsel şölen yaşanıyor. Burası o kadar güzel ve korunmuş bir cafe ki, kendisi Avrupa’nın en eski cafelerinden biri, hem atmosferi hem de modernize İtalyan mutfağını deneyin; hatta bir sabah burada Casanova kahvaltısı ile brunch yapın 🙂 Hava güzelse bahçesinde kendinize bir de kahve ikram edin derim…

- Eğer bir gününüz daha varsa, BURANO adasına gidin. San Marco’dan vaporetto ile 40 dakikada varılıyor. Rengarenk evleri görmeye değer. Balıkçılar burada evleriyle teknelerini aynı renge boyarmış ki, denizde başlarına bir şey gelirse hangi evde yaşadıkları bilinsin diye…
Bu arada, takip etmek isterseniz her gün süregiden bir festival programı da var tabi. Seçimler yarışmalar, partiler falan da yapılıyor ama ne yalan söyleyeyim biz onlara hiç bakmadık bile. Ne gerek var maske, kostüm yarışmasına falan hepiniz kazandınız, TEBRİKLER! 🙂 Bu şehrin kendisi sokak sokak BİR FESTİVAL zaten…
Birkaç foto daha ekleyip şimdilik veda ediyorum..Umarım 2022 yılında en coşkulu haliyle bu karnaval hayatımıza bir daha hiç çıkmamak üzere geri döner!
WE LOVE YOU ALL!





















