Bu yazı, şimdiye kadar yazdığım bütün gezi yazılarımdan biraz farklı oldu…Bakın, ilk cümleden fark edeceksiniz!
Etterem ötterem! Soğuktan tir tir titrerem.
Koktelög mogtelög. Buraya da bir daha gelmeyog.
Hahah her seferinde gülerek okuyorum 🙂 Gezi defterimin ilk sayfasına aynen bu şiiri yazmışım, Budapeşte’ye ithafen.
Bakmayın güzel güzel poz verdiğime! Ankara’da doğup büyümüş biri olarak dayanıklı olduğumu sansam da, soğuktan dayak yemiş gibi hissettiğim şehir, işte burası!
Buda ve Peşte’nin hikayesini, şehirle ilgili okunması gereken turistik rehberleri her yerde
okursunuz. Ben size biraz kendi anılarımdan bahsetmek istiyorum…:)
……
Iııııımmm..
Düşünüyorum..
Aklıma pek bir şey gelmedi.
Nasıl yani?
Koskoca geziden bir şey hatırlamıyor muyum!
Günün yarısını ısınmak için lıkır lıkır sıcak şarap içerek geçirdiğimden olabilir mi?? :))



İyice düşününce..
Hayal meyal şunlar geliyor aklıma:
Mükemmel bir Airbnb yaptık.
Kaldığımız tarihi binanın güzelliğini, apartmanın heybetli girişini, evin yüksek tavanlarını, içindeki beyaz piyano şeklinde masayı, mutfağın tatlılığını, daracık balkonunda içtiğim kahveleri unutamıyorum…



Eğer siz de birkaç arkadaş gidecekseniz, kesinlikle bu evde kalın derim. Burası Viktor’s Place, (Penthouse with white piano) Hala aktif mi bilmiyorum ama, şu şekilde aratabilirsiniz:



Alt tarafı Ekim sonuydu. Sene 2016.
Fakat rüzgarla bilenen soğuk o kadar keskindi ki, evden çıkar çıkmaz dört gözle sığınacak kapalı mekan aradığımı hatırlıyorum.
Mesela sayısız magnetçi gezdim…
Her büfede satılan iyi kötü her türlü sıcak şarabı içtim.
Bir kürklü boyunluk almışım ki, bütün yüzümü kaplıyor. (Kışın en sert günlerinde hala
kullanıyorum. )
Sıcak sıcak kalın çubuğa dolayıp sonra şekere bandırdıkları o hamurlu tatlıları (trdelnik)
bir ara ısınmak için yanaklarıma yapıştırmaya kalkıştım. Sıcacık kiliselerin bütün ayinlerine katıldım. (Aziz Stephan Bazilikası baya keyifli) Opera izledim. (Soğuk diye değil bu zaten listedeydi)
Porselen bardakçılarda sırf içindeki sıcak çayı hayal ederek saatlerimi harcadım.(sokak
pazarlarında da nefis bardaklar vardı hala büyük keyifle kullanıyorum)!
Hatta şuan bu yazıyı yazarken de o bardaklardan biriyle sıcacık bir kahve içiyorum.
Hah, tamam hatırladım.
1 anım var! İşte onu hayat boyu unutmam mümkün değil!!



Soğuğa rağmen yine de elimizden geldiğince gezdik şehri. Chain köprüsünden karşıya yürürken donma tehlikesi geçirsek de, fünikilerdeki manzaraya değdi.
Fakat diğer Avrupa şehirlerinde olduğu gibi, karış karış talan edemediğimiz, sokaklarında saatler geçiremediğimiz için son gün biraz içimiz biraz buruktu. Hem kapalı alanda olmak, hem de Tuna nehrini boydan boya donmadan gezebilmek için son bir hamle yapıp, tekne turu ayarlayalım dedik.


İçinde şarap tadımı olan müzikli bir tekne turu seçtik.
Genişçe bir tekneydi.
İçeriye girince bizi yaylılardan oluşan mini bir orkestra karşıladı.
Masalarda tadım set up’ları kurulmuş, onlarca bardak bizi bekliyordu.
Tekne tam saatinde hareket etti ve ilk şarap şişesi geldi.
Müzik başladı.
Tuna nehrinden kemanın sesiyle yavaşça aşağıya doğru süzülmeye başladık.
Hava yavaştan kararmış, şehrin ışıkları yanmış, ışıl ışıl parlıyordu.
Arkada çellonun nefis sesi.
Derken 2. kadehler geldi, ve 3…
Bir yandan Tuna’yı izlerken, kırmızıların hepsini denedik.
Dansa kalkanlar olmaya başladı tek tük, bizim de yanaklar kızardı yavaştan, acaba dans etsek mi derken beyaz şaraplara başlamışız farkında olmadan.
4üncü kadehler…
Herkesle kol kolayız. Ahenkle dans ediyoruz.
Arada Türkçe şarkılar çalıyor(!), gerçekten.
Kahkahalarla eşlik ediyoruz. Zaten çok sıcakkanlı insanlar. (Bu arada onlarla ortak bir geçmişimiz olduğunu, Hungary kelimesinin Hun’lardan geldiğini ve dillerimizde de baya benzer noktalar yakalayacağınızı da belirteyim:)
Yanlış hatırlamıyorsam kadeh sayımız doldu.
İşte buralarda gezinin sonlarına yaklaştık. İçimize dert olan soğuk, Tuna nehrinin üzerinde kahkahalarla dans ederken sıcacık olmuş, adeta turnayı gözünden vurmuştuk.
Sonra mı?
Kemanımdannn ona bir sess verebilseydim eğeeeeer….
Bu soğukta, Tuna nehri, bence Dünya’ya değer…
İşte şehirle ilgili notlarım:
- Kesinlikle Airbnb.
- Ben her ne kadar soğuk diye ağlasam da, beni etkilemez diyorsanız şehrin sonbahar manzaraları nefes kesiciydi. Sarı yapraklar, sarı tramway, köprünün sarı ışıkları…
- O müzikli Tuna nehri tekne turunu kesinlikle öneririm.
- Trdelnik yiyin.
- Yollardan sıcak şarap için.
- Goulash çorbası her gün her öğün!
- Chain köprüsünün tam ortasında sevdiğinizi öpün.
- Fünikiler ile Buda kale tepesine çıkın. Oraları yavaş yavaş tadını çıkararak gezin. Mattias kilisesi, balıkçı tabyası, labirentler, Kraliyet sarayı…
- Tiksinmiyorsanız kaplıcalara gidin. (ben azıcık herkesin girdiği suya giremiyorum)
- Budapeşte Opera Binası’nda opera izlemeden dönmeyin.
- Tuna nehri kenarında yukarı aşağı yürüyün. (2 numaralı tramwaya binerek de gezebilirsiniz)Yolda küçük prens heykelini göreceksiniz, yanına oturuverin.
- New York Cafe ve Hard Rock Cafe benim tercih ettiklerim oldu.
- Bütün rehber kitaplarda görebileceğiniz, Andrassy Caddesi, Kahramanlar Meydanı, opera izlemeseniz bile Opera Binası’nı, Octogon Meydanı’nı, listeye alın.
- Karavan’da takılın akşam yemeği yiyin, öğrencilik yıllarınıza ışınlanın.
- Yine en güzelini en sona sakladım. Tabi ki, elbette ve kesinlikle Szimple Kert’de bir bira içmeden dönmeyin! Geceler devam etsin derseniz de adres: Instant!