Hiç bir kadının gözünün tam içine içine saniyelerce, baktınız mı? Peki, hiç tanımadığınız bir kadının gözlerinin içine bakarken hüngür hüngür ağladınız mı?!
Niye ki, dimi.
Durduk yere!
Bir gündüz vakti, alkol de almadan, hayatımda ilk kez gördüğüm bir çingene kadının yüzüne bakarak; hüngür hüngür ağladım işte.
…
Üniversite yıllarında izlediğim bir film ve müziği öyle çok içime işlemişti ki, Endülüs’e, çingenelere, Flamenko kültürüne aşık olmuş, şarkıyı yüzlerce kez dinleyip ezberlemiş, en sonunda da kendimi Flamenko’nun doğduğu köylere; Endülüs’e atmıştım.
Flamenko, tanık olduğum en hisli hareket ediş, en asi ve en karakterli raksedişti.
Yeryüzünde şu vakte dek en çok etkilendiğim topraklarda..
İspanya, Fas arasındaki bir çingene kasabası olan Sacro Monte’de Flamenko’nın doğduğu mağaraların içindeydim…
Ciğerlerini seslerinde, kalplerini ellerinde taşıyordu burada kadınlar.
İnsana bahşedilen bütün duyguların her bir zerresinin hakkını vere vere,
duvara sürte sürte,
kıvılcım çıkara çıkara,
dibini göre göre yaşıyorlardı.
Daracık bir mağaraya girdik.
Tepelerde, basık, taştan mağaralar..
Bir duvara tek sıra halinde yaslamışlardı bizim oturacağımız sandalyeleri.
Karşısındaki duvara da aynı şekilde kendi sandalyelerini.
Karşılıklı duruyordu sandalyeler, aralarında vardı en çok 2 metre.
Burun burunayız yani.
Hepimizin altında o siyah – ayakla vurunca titreyip ses çıkartacak olan dans zemini.
2 gitarist gelip yerini aldı karşı sandalyede. Erkekti ikisi de.
Biri yaşlıca epey.
..
Onlar akor yaparken bir kadın geldi.
Kırmızı puantiyeli flamenko kıyafetlerinden giymiş, saçlarını toplamıştı güzelce.
Yaşı 40-45 arası.
Oturdu o da sandalyesine.
Yavaştan mırıldanmaya başladı.
Elleri kaymaya başladı yaşlı adamın da, gitarın üzerinde.
Kırmızılı kadın avucunun tam ortasına vurarak bir enstruman misali patlatıyordu alkışını.
Tam ses yükselmeye başlarken, ritm hızlanacakken…
Benim kadınım girdi içeri.
ÇİKİİTOOO diye bağırarak!!
…
Yarabbim.
Herkes ona döndü bir anda.
Ciğeri sanki dikenli bir teldi ve yırtıyordu sesleri tek tek.
Direk sahneye yürüdü tereddütsüz.
Çikito diye çağırdığı 20 yaşlarında genç ve çok yakışıklı bir erkekti. Oğluydu belki.
O da dans kostümlerinin içindeydi.
Peşinden geldi, oturdu sandalyesine.
Kadın siyah platforma vardığında müzik ritmine oturmuş ve karşımıza gelir gelmez direk şarkısına başlamıştı.
Vurdu ayağını yere. Büyü başladı.
Ağzım açık, kadının ayağını PAT diye vurduğu anda her şeyin susup, ellerini birbirine vurduğu anda da her şeyin tekrar çalmaya başlamasını izlemeye başladım.
O kudret?
Yaşı en az 65.
Simsiyah saçları ve muntazam göz sürmeleri ile,
Şarkısına girdi.
Ve işte o anda bütün mağara resmen titredi.
Nasıl bir yaşanmışlık ki bu kadındaki, bütün duyguların kaynağına akıyormuşuz gibi hissettirmişti bize bir anda?
Her bir notada sesini radyo dalgası gibi hissediyorduk yüzümüzde, gözümüzde, kalbimizde.
Şarkıyı söylerken kıvranıyor, gözü doluyor, bütün yüreğini çarpıyordu suratımıza!
Arkasındaki gitaristler, el çırpan o genç yakışıklı… herkesin gözleri kapalıydı.
..
Ayaklarını sertçe yere vurdu yine.
Dans etmeye başladı kuvvet, kudret, KADIN…
Bildiğim bütün duyguları doğuruyordu resmen sahnede.
Ellerini çırparak dansını ederken bir yerden sonra gözlerim dolmaya başladı.
Neden?
Asla bilmiyorum!
Bir insan duygularını bu kadar tereddütsüz yaşayabilir miydi bunca insanın önünde!
Çırılçıplak olmak değil miydi bu, yasak değil miydi?
Ve dahası, bir insan bütün duygularını geçirebilir miydi böylesine karşısındakine!
Ben kendimi kaybetmişçesine gözünün içine bakarken, bir an göz göze geldik.
Bana baktı.
Öyle kısa bir süre değil, uzunca bir süre. Birbirimizi tanımaya yetecek kadar uzunca..
Sanki beni biliyordu.
Anlıyordu.
Sanki bana anlatıyordu. Gözlerimizden izin alıp kalplerimizin kapılarını sonuna kadar açmıştık sanki birbirimize.
Bir dağın tepesinde, küçücük bir mağaranın içinde, sanki biz birbirimizi çok iyi tanıyorduk…
Bir şarap isteyip diktim kafama.
Bu neydi?
Yanımdakilerin, anlattığım kişilerin, karşımdakilerin bunu anlaması mümkün olmayabilir.
Hissettiğim şey, bizim aramızdaydı belki de sadece.
Kadın! bana doğru yürümeye başladı.
Yaklaştıkça yüzündeki kırışıklıkları, kırmızı rujunu, bakışındaki derinliği iyice görmeye başladım.
Elini uzattı bana.
Ne yapacağımı şaşırdım.
Ayağa kalktım.
Karşımda durdu.
Gözünü benden ayırmadan ellerini havaya kaldırdı, ayağını yere vurarak şarkısını söylemeye başladı tekrar. Tam karşımda.
Ben de platformda durduğum için, ayağını yere her vurduğunda titriyor, ayakları hızlandığında kalbim aynı ritmle hızlanıyordu.
Aynı zeminde, aynı ritmde, aynı anın içine aktık, birbirimizi görerek, kuruşu kuruşuna hissederek…
İşte hal böyleyken,
Bu çingene kadın karşımda eski hayatlarımdan çıkıp gelmişçesine dans ederken,
…göz yaşlarımı tutamadım ve çocuk gibi ağlamaya başladım.
*
Üniversite yıllarında izlediğim ve beni bu topraklara getiren o film: Vengo Tony Gatlif’in yönettiği 2000 yapımı İspanyol müzikal. Bir kan davası öyküsü çerçevesinde Endülüs’te geçen film müzik ve danslar eşliğinde İspanyol çingenelerinin yaşamlarını sergiliyor. 2001 yılında İstanbul film festivalinde gösterilmiş ve Jüri özel ödülü almıştır.
Yüzlerce kere dinleyip, ezberlediğim müziği: Naci en alamo…
