Oyyy ne zevkli konu 🙂 Karantinadan beri izlemediğim bir şey kalmadı deyip, yine bir şey bulup izleyip, seneyi Netflix yardımıyla bitiriyorum resmen.
Aslında yazıya en sevdiğim Netflix dizileri diye başlamıştım ama sonunu getiremem, liste uzar gider diye korkup, konuyu indirgemeye karar verdim. Bu üç dizinin ortak yanı sadece hepsini sevmiş olmam değil, hepsinde genç kadın karakterlerin başarılarıyla ve yetenekleriyle tozu dumana katıyor oluşu.
Sizin de yorumlarınızı beklerim, özellikle yeni diziler bulmaya her zamankinden çok ihtiyacımız varken sevdiklerimizi paylaşalım. 🙂
1. QUEEN’S GAMBIT

Hem en son izlediğim, hem de son zamanlarda en çok sevdiğim dizi bu oldu. ÇOK NET. Keşke izlemeyenlerin yerinde olsam, bu akşam baştan bu diziye başlayacak olsam…
Satranç sevenler bilir. Kraliçe’nin değil, o aslında vezirin gambiti. Ne demek biliyor musunuz ‘Gambit’ : Satrançta avantaj elde etmek için birçok küçük taşı feda eden açılışa denirmiş.
Dizinin temelinde satranç olsa da, satrançla hiç ilgisi olmayanlar için dahi motive olmamak, ilham almamak, başarıya ve zekaya özenmemek, kadın olmakla gurur duymamak imkansız. Bir de üzerine dönem nefis, kıyafetler saçlar başlar nefis, müzikler, mekanlar, dekorlar, cast…nefis, konu zaten nepnefis!
Spoiler vermeden tek cümleyle: Yetimhanede büyüyen bir kız çocuğunun zekası ile satrançta bütün dünyayı ters yüz edişi anlatılıyor. Ve elbette bu dehanın beraberinde hayatın ondan esirgedikleri, ödenen bedeller ve yaşanan psikolojik savaş…7 bölümlük mini dizi, zaten bir solukta izleniyor.

Çok samimi söylüyorum, ben iliklerime kemiklerime kadar gurur duyarak, aşırı keyif alarak izledim genç ve çok zor koşullarda büyüyen yalnız bir kadının bu kadar erkek domine bir alanda, bu kadar cool bir şekilde zekasıyla toz yutturmasını.
Konunun gerçek olup olmadığını araştırırken anladım ki; Walter Tevis’in 1983 tarihli romanından uyarlanmış olan dizi, aslında bir çok farklı satranç ustasının hayatlarından esinlenen nefis bir harman.
Yorumlarda kızın içki ve sakinleştirici kullanmasını, özendirici bulanlar da olmuş ama bence ona dizinin tamamını izlemeden karar vermesinler. Ayrıca, kadının sadece zekasıyla göklere çıktığı diziyi satranç şampiyonu Garry Kasparov ve ünlü eğitmen Bruce Pandolfini danışmanlığında çekmişler. 60’ların saçı başı, giyim kuşamı da zevkin dorukları.
Öküz altında buzağı aramaktansa, zevkini çıkarıp biraz tatmin olalım. Hadi izleyin. Ben kefilim.
2. EMILY IN PARIS

Hafta sonu sırf adında Paris var diye şu Netflix dizisine de bir bakayım dedim. Yine genç bir kadın karakter, hem de çok başarılı, yetenekli, etrafa toz yutturan cinsten…severiz.
Nitekim diziyi izlerken başroldeki şanslı pislik Emily’e gıcık bile oldum diyebilirim, sonra her bölümde biraz daha gıcık ola ola bir baktım ki diziyi bitirmişim. hahahah
Yok canım ne kıskanacağız, tabii ki bütün evren koşullarını biriktirip bu kıza sunmak üzere toplamış, Hayat Sana Güzel Emily! 😁

Olay günümüzde. Ajansta çalışanlar, reklamcılar, pazarlamacılar için yazdıklarım daha tanıdık gelecek. Şöyle ki:
Amerikalı kızımız Fransızca bilmemesine rağmen Paris’te bir ajansa gönderilir.😁
Çünkü çalıştığı Amerikalı ajansı, Paris’teki ajansı satın almıştır ve kör talih bu ya, kızcağız oraya gidip çalışmak (denetlemek) zorunda bırakılır!
Emily Paris’e gider ve yine kör talih🤪 ilk günden şehrin en sexy gencine komşu olur.
Geride bıraktığı sevgilisiyle zaten hiç sorunsuz hemencik ayrılmıştır. Tesadüf bu ya ilk gün parkta otururken çok zengin ve aşırı kafa bir Çinli arkadaş bile edinir😂

Ajansta cool Fransız patronu onu bir türlü kabullenmez, fakat Emily daha ilk günden telefonundaki googletranslate ile rekorluk kampanyalar yazarak ve her gün elinin kenarıyla dinozor Fransızlara taş çıkaran projeler üreterek herkesin gözüne girmeyi başarır.
Bütün bunlar Paris’in romantik sokaklarında ve cafelerinde geçtiği için de dizi insanı alıp götürür…
Bu arada hep ilk seferinde, tek 1 kerede çektiği instagram kareleriyle Emily birkaç haftada influencer bile olur🎈
Yani diyorum ya,
Hayat Emily’e Çok Güzeldir👌😁
E tabi Fransızlar da bu kadar havanın gerisinde kalmaz. Amerikalı kızla aralarında taşlı kayalı diyaloglar geçer.
Ne de olsa normal insanlar diğer insanların arkasından kötü konuşurken, Fransızlar bodoslama yüzüne kötü konuşur!😆Mesela şöyle,
Dialog1.
- Siz Amerikalılar insanı strese sokuyorsunuz. Resmen çalışmak için yaşıyorsunuz, biz ise yaşamak için çalışırız…
- Hayır, aksine biz çalışarak mutlu oluyoruz!
- Öyle mi… demek ki siz mutluluğun ne olduğunu hiç anlamamışsınız. Çat.
Dialog2.
- Mutlu sonlara inanmaz mısın?
- Gerçek hayatta mutlu son diye bir şey yoktur Emily. Esas sonlar trajiktir, komiktir, beklenmediktir. Bu siz Amerikalıların uydurduğu bir saçmalık.
- Yani siz filmleri gerçek hayattan kaçmak için izlemiyor musunuz?
- Hayır biz hayattan kaçmayız, onu yaşarız. Çat.
Nasıl?
Fransızların ilişkilere aşırı cool bakış açısı da dizide ince ince işleniyor. Son olarak, Emily’nin patronunun tarzı ve çabasız şıklığı da izlenmeye değer…
Yani gıcık şanslı pislik Emily’e rağmen baya eğlenceli dizi😁
3. ANNE WITH AN ‘E‘

Bu diziyi izleyeli epey oldu, ama hissettirdiği hisler hala zihnimde. Karantinanın başlarında, belki de tek mutluluğumdu bu dizi! Her yerden kaçmak isterken başlamış ve keyifle sarılmıştım yemyeşil topraklarda bir çiftlikte geçen bu masum hikayeye.
Yine başrolde yetimhanede büyüyen bir kız ve yine başka açıdan sahip olduğu bir deha. Bakın baştan uyarıyorum, yetimhanede büyümüş olsa da hiç ezik büzük mazlum sessiz bir kız değil bu seferki.

Hatta aşırı geveze, umut dolu, inatçı ve cırlak 🙂 Hayal gücünün peşinde dünyayı devirmeye yeminli. Yani en başta Anne’nin susmadan konuşmasına, bağırıp çağırmasına, ağlamasına gıcık olup da sakın kapatmayın. Çok keyifli bir diziyi kaçırısınız. Bu arada 15 yaşındaki başrol oyuncusunun çıkarttığı performansı da ayakta alkışlayacaksınız. Bu kız acaba benim ruh ikizim mi diye düşündüğüm bile olmuştur 🙂

Bu diziyi izlediğiniz süre boyunca içinizin hiç sıkılmayacağının TAM AKSİNE, ağlayıp gülseniz de hep ılık ılık pastel renklere boyanacağınızın, şeker gibi tozpembe olacağınızın garantisini veriyorum.
Bir çiftlikte yaşamanın, masum bir çağda yaşamanın, çocuk olmanın, hayal etmenin, saflığın, sadeliğin, zarafetin, sevginin ve tatlı dilin hatırlanacağı nefis bir dizi bu.
Unutmadan belirteyim, Anne of Green Gables kitabından uyarlanan bu keyifli seyir tesadüf değil; diziye bir de Breaking Bad’in yazar ve yapım ekibinin eli değmiş.