TRAVEL

1 günlük PRAG masalı…

[May, 2015] Gizem Yılmaz Demirkan seyir defterinden..

Aklında her ne ile çıkıyorsan yola,
yol, gösterir…

İstanbul’a taşınalı henüz 3 sene olmuştu ama; şehirdeki sevgisizliği, erkeklerin gururla sahiplendiği ‘ıssız adam’ sendromlarını, yalanı, kiri pası, en çok da şehrin her köşesindeki ‘aç bitir’ tüketimini izlemek canıma yetmiş; aşka, romantizme, korunmuş gerçek duygulara adeta susamıştım.
Bir küçük kalp sızıntısı yaşadığım gerçekti. Ama İstanbul serserilerine en ufak itibarım olmadığı için bunu pek önemsemiyor, yarım gün içinde karaktersiz bir tavırla karşılaşacağımı bildiğimden bu şehirde gerçek aşkı bulma ümidine kapılmıyordum. KAÇMAK istedim…

Birazdan toplantı başlayacak, herkes ağzını gere gere birbirine samimiyetsizce gülümsemeye, iltifat perdesinin altından lafları bir bir sokmaya devam edecekti.
Akşam olunca aldatacak, sabah da hiçbir şey olmamış gibi uyanıp duygu yoksunluklarını karakterlerinden çaldıkları parçalarla sıvamaya çalışacaklardı. Bu şehir sev-ebil-emeyen insancıklarla doluydu. Hem içinde yaşadığım zamandan, hem de mekandan koşarak uzaklaşmak istiyordum…

İşte tam bu hislerle internette gezinirken, aniden karşıma çıktı bu fotoğraf. Gri ve puslu şehrin ortasında süzülen bembeyaz kuğular…
Uzun uzun baktım.

Praque, May, 2015

Şu masumluğa, zarafete, saflığa inanmayı nasıl istedim! Bu bir işaret olabilir miydi? Siz bir yere gitmeye nasıl karar verirsiniz?
Prag resmen karşıma çıkıp, çağırır gibi kendini göstermişti. 2 saat içinde yaşadığım zaman diliminden daha güzel nasıl kaçabilirdim ki?

Hiç düşünmedim. Çünkü düşünsem belki de cesaret edemezdim. Toplantı biter bitmez aldım biletimi Prag’a.

Hayatımda ilk kez, yurt dışına yalnız seyahat edecektim. Orada üniversiteden arkadaşlarım da vardı. Bir kere şehre vardım mı, gerisi kolaydı.
Şehirdeki romantizmi, beyaz kuğuların gün ortasında zarafetle süzülüşünü, at arabalarının verdiği Ortaçağ hissini bir daha düşündüm!
Bütün bu duyguları yanımda kimsenin vızırtısı olmadan, kana kana içmek, kendimi bu şehrin romantik sularına biran önce atmak istiyordum..

Praque, May, 2015

Ama Prag!
Sen beni ne çok şaşırttın!
Bir tutam nostalji, biraz romantizm, gözü gibi bakılmış saf duyguları, gerçek aşkı hatırlamanın hayaliyle, çantamı sırtıma takıp koşarak geldim sana.
Ben beyaz dantelli, kabarık kollu elbiselerle karşılanmayı beklerken senin daha ilk günün akşamından uzun bacaklarını açıp:
‘Kucak dansı alır mıydınız?’ diyeceğini nereden bilecektim!

Zaten her şey şehre ayak bastığım o ilk gün oldu…

Varır varmaz ilk iş o beyaz kuğuları bulmaya gittim.
Fotoğrafta gördüğüm; uzun vapurların, turist yatlarının sadece birkaç metre önünde inadına beyaz, şehrin karmaşasının inadına sakince ve tertemiz süzülen kuğuları..

Charles Köprüsü’nden geçerken tanımadığım gölgelerin içinde kayboldum; ressamların, müzisyenlerin, heykellerin içinden köprünün diğer ucuna yürürken, gerçekten tam da hayal ettiğim gibi, sanki bir zaman köprüsünün içinden geçiyordum.

Daha ne köprülerden geçecektim…ama Charles köprüsünün üzerinde yaşadığım büyü benim için hep unutulmaz kalacaktı.

Köprünün sonunda Old Town’a vardığımda, artık tamamen Ortaçağ’daydım.
Eski arabaların ve tarihe tanıklık etmiş binaların yanından geçip nehrin kenarına doğru yürümeye başladım.
İşte oradalardı!
Beyaz kuğular!

21.yy’da bir dünya metropolünün tam göbeğinde, nehrin kenarında asilce süzülüyorlardı.
Hemen bir ağaç bulup dibine yaslandım.
İçinde bulunduğum zaman diliminden tamamen kopmanın,
Amadeus Mozart’ı, Weber’i, Chopin’i, Beethoven’ı iliklerime kadar hissetmenin tam zamanıydı.

Frederic Chopin/Nocturne, Op.posth.in C-Sharp Minor: Lento
Müzikle birlikte zaman da yavaşladı.
Kuğular sessizce süzülürken, genç ressamlar kıyıya tuvallerini kurmuş özenle onları resmediyordu.
Hayret ve hayranlıkla izledim..Dinledim.. Bu şehirden çıkan Kafka’yı düşündüm. ‘Var Olmanın Dayanılmaz hafifliği’ tam olarak bu olmalıydı.

Haklılar.
Bu şehirde insan yazar da olur, aşık da, virtüöz de…
Hemen ikna olmuştum.
‘Var işte.’ dedim içimden.
Temiz ve güzel şeyler; insanı dile, kaleme, sanata getiren gerçek duygular var! Aşk var!
Bu kuğular, inadına saf ve tertemiz kalınabileceğinin apaçık kanıtı.
İnsan ne güzel aşık olur burada.
Safça, hesapsızca, eski günlerdeki gibi..

Praque, May, 2015

Hüzünlü, loş sokaklarda kaybolarak saatlerce yürüdüm. Buraya geldiyseniz bence sayfa sayfa plan yapmaya hiç gerek yok, sokaklarda kafanıza göre yürümekten daha güzel bir Prag gezisi düşünemiyorum.

Çünkü burası süprizlerle dolu bir açık hava müzesi. İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’in kıyamayıp bombalamadığı tek şehir olduğu için, savaştan en az darbeyle kurtulan; köşe bucak korunan Avrupa’nın gonca gülü.

Me in Praque, May, 2015

Farkında olmadan şehrin tarihi merkezine gelmişim.
Haşmetli tarihi belediye binasının önünde, at arabalarının park ettiği ve çocukların devasa baloncuklar çıkartmak için birbiriyle yarıştığı büyük meydanda mola verdim.

Praque City Center, May, 2015

Daha doğrusu ağzım açık daha kolay bakakalayım diye bir yere çömeldim diyelim.
Arkadaki büfeden de yerli bir bira doldurttum plastik bardağa…
Oh. Hava kararana kadar buradayım.
Her şey tek kelimeyle masalsı…
Burası tek kelimeyle çocukken bize okunan bütün at arabalı, prensesli masalların zihnimizde yaşadığı yer.

Praque City Center, May, 2015

Yerdi.. Yani hava kararmadan önce.

Akşam binaların ışıkları da yanınca sanki kat kat güzelleşti her şey.

Bir şehri gezdim diyebilmek için kesinlikle o şehrin akşamını da görmek gerek!’ demişti İlber hoca.

Süslenilmiş, makyajlı, ışıl ışıl o hallerini..

Epeyce gezdim, bacaklarım ağrıyana kadar yürüdüm sokak sokak…Meydanın nefis manzarasını da iyice zihnime kazıdıktan sonra artık otele dönüş vakti geldi…Her saf ve temiz hikayenin olduğu gibi, bizimkinin de balkabağına dönme zamanı yaklaşıyor.

Praque, May, 2015

Yazının bundan sonrası, karanlıkta yalnız başıma Prag sokaklarında olmanın verdiği korkuyla, şizofrenik heyecanlarla yaşadığım bir takım olaylardan oluşuyor 🙂

Dönüş yolunda yürürken, büyük caddede siyah bir limuzin gördüm gibi geldi.
Önce yanlış gördüm sandım, çok yorulmuş olmalıydım e biraz da bira..onca eski usül at arabasının peşinden, limuzinin ne işi vardı şimdi.

Ama biraz sonra tekrar belirdi karşımda.
Simsiyah, gıcır gıcır, bütün gösterişiyle parlayarak, yavaşça süzülüyordu.
Filmli camlarından içini göremedim.
Çok yavaş hareket ediyordu.
Bir yere varmak için değil de, sanki kendini göstermek için salınır gibi.
Tam köşeden dönüp kayboldu derken bir dakika sonra caddeyi kesen bir sokaktan yine çıktı karşıma…
Hayal gücüm tetiklenmeye başladı.
Bu limuzin etrafımda geziniyor olabilir mi?
Hatta beni izliyor olabilir mi?
Gözlerimi ondan ayırmadan yürümeye devam ettim.


Biraz ileride durdu.
Kapısı açıldı.
İyi giyimli, uzun boylu, Dünya güzeli bir kadın hiç tereddüt etmeden bindi içine.

Kadının güzelliğine adeta bakakaldım ve iyice merak etmeye başladım.
Tekrar yakınımdan geçerse, bir uzanıp baksa mıydım?
İçinde daha neler vardı kim bilir!

Sus sus, saçma sapan bir şey olmadığı belli.
Hem Prag’ın göbeği burası, ne olabilir ki?!
Acaba nereye gidiyor?

Sokaklarda şehre ait değilmişçesine gezen bu limuzine binince, acaba zamanda yolculuk eder miydim ‘Midnight in Paris’* filmindeki gibi..?
Yoksa hiç görmemem gereken bir şato ayininin yolunu mu tutardık ‘Eyes Wide Shut’*daki gibi ?

Tam bunları düşünürken dalmışım… limuzin bir anda yanımda belirdi.
Bu sefer hiç olmadığı kadar yakın!
Tam yanımda.
Çok heyecanlandım.
İyice yavaşladı.

Sanki arkadan biri sol omzumu dürtüyordu;
Dr. Jekyll ‘Yapma canım, hadi sen yoluna bak. Uslu uslu gezmene devam et’ derken, sağ omuzdan Bay Hyde pis pis sırıtarak: ‘Keşfe gelmediysen eğer, bütün bu yolları tepmenin ne anlamı var?’ diyordu.**

Durdu.
Ben de durdum.
Bir karar vermem gerekiyordu.
İçini görmeye çalıştım, ama çok yaklaşırsam kapı açılır diye korkup geri çekildim.

Binsem mi?
Heyecandan kalbim pır pır atıyordu.
Pas tuttu sandığım bu kalbi yıllar sonra bir araba mı attıracaktı böyle!
Beklenmedik zamanlarda tezahür eden, histerik kalp çarpıntısı!
Merak!
Tehlike!
İhtimaller!
Hayal gücümü göğe fırlatıyordu!

Orada zamanı durdurup, unutmak üzere olduğum bu duyguyu zihnime kazımak istedim.
Hiç gitmese, ben de karşısında öylece dikilip heyecanlansam diye düşünürken aslında kararımı vermiştim.
O kapıyı açıp, bu heyecanı bitirmeyecektim.
Hem zaten ben buraya aç-bitirle savaşmaya gelmemiş miydim?
Orada dikilmiş bu düşüncelerle boğuşurken, limuzin de zaten yavaşça yoluna devam etmeye başladı.
Yanımda durması bile beni bu kadar heyecana sürüklemişse, en iyisi kazasız belasız gitmesiydi.

… (Sonradan öğrendim ki, bu limuzin şehrin en büyük ve havalı kulüplerine giden lüks bir servismiş… Öyle yavaşça gezinip caddede boy gösterirmiş. Ama ben ara ara bunu unutup, hakkında sıra dışı hayaller kurmaya devam ettim tabi..)

O köşeyi döndü, ben de caddeye çıktım.
Bu kısa ve heyecanlı maceradan dolayı dilim damağım kurumuştu.
Merdivenlerden aşağıya inilen bir bar gördüm, hediyelik eşya dükkanının yanında.
Bir soğuk biranın hayaliyle düşünmeden içeri girdim.
Merdivenlerden iner inmez karşımda kimi göreyim!
Tom Raider!
Nasıl yani?
Hahahaha!
Neler oluyor bana bu akşam!
Bütün kostümleriyle; at kuyruğu saçları ve havalı güneş gözlüğüyle karşımda Tom Raider kılığında muhteşem güzellikte bir Çek hatun!
Meğer burası da bir stripclub-bar imiş!
Haydaa, o kafa karışıklığıyla içeriye girerken dikkat etmemişim..

Ne diyorlar buna?
Akacak kan damarda durmayacak mı?
Aman sürekli de kaçacak değildim.
İçeri girmiştim bir kere. Podyumdaki kızların güzelliğinden kendimi alamayıp oturdum.
Bir bira söyleyip izlesem ne olurdu! Hem içerisi erkekten çok kız da doluydu.

…Sonradan öğrenecektim ki Çek cumhuriyeti o zarafet dolu sokaklarının ardında, bir çok konuda (..alkol,ot,sex..vb…) Amsterdam’ı bile 3’e katlıyormuş!
Yani bu mekanlar, limuzinler, oyunlar falan aslında şehrin çok normal yaşantısının bir parçasıymış.

Tom Raider yanıma geldi.

Al buyur.
İncecik boynu, upuzun bacakları, pürüzsüz teni ile o kadar güzeldi ki kadın beni bile etkiledi!
Sabah ağzım açık izlediğim beyaz kuğuların siyahı gibiydi..
..ve usulca sokulup merhaba demedi, o soruyu sordu bana:
-‘Bir kucak dansı alır mıydınız?’

…Kahkahayı patlattım.

Arkama baktım, yok bana diyor sahiden. Kibarca teşekkür ettim.
Daha geleli 10 saat olmadı; bu kadar hızlı kaynaşmaya gerek yoktu 🙂
Biramı bitirdim ve sanki McDonalds’dan çıkar gibi normal bir şekilde merdivenleri çıkıp şehrin içinde yürümeye devam ettim.

Ah Prag!

Ben sana bir tutam nostalji, biraz romantizm, kolalı dantelli duyguları, gerçek aşkı hatırlamaya geldim. Sense bana daha ilk günden NELER teklif ettin.

Kaldığım yere varana kadar sırıtarak yürüdüm. Bir eski zaman masalından bu kadar hızlı bir şekilde günümüze ışınlanmak hiç hoşuma gitmemişti ama o kadının beni saçımdan çekerek hayal aleminden çıkartması da baya komiğime gitmişti.

Normali buydu tabi.
Beyazın içindeki siyahtı.
Asaletin içindeki şehvetti.
İyinin içindeki kötüydü.
Kalabalığın içindeki yalnızlıktı.
Eskinin içindeki yeniydi.
Merakın içindeki tehlikeydi.
Temizin yanındaki kirliydi.

Bunların hepsi ayrılamaz bir bütündü.
Tamam kabul ettim.
Anormal olan, benim sadece beyaz bir kuğunun kuyruğunda ömür boyu heyecan bulmayı beklememdi.

Prag…
Sabah beni zarif bir hanımefendi olarak döpyezi ve sıkı topuzu ile karşılarken; hava karardığında topuzunu açıp, üzerindekileri tek tek çıkartacak ve çılgın bir direk dansçısına dönüşecekti…
Anladım ki, içinde barındırdığı bu kalabalık onu büyüleyici kılan şeyin ta kendisiydi!

O kadının elini her şeyini kabul ederek sıktım…
Şehirde kaldığım süre boyunca daha pek çok macera da yaşadım ama İstanbul’a dönerken aklımda tek bir şey vardı..
Kaçmaya değil, sevmeye ve kabullenmeye gelecektim.

Yol; beyazı siyahıyla, aşkı da ızdırabıyla kabul et demişti bu sefer bana. Madem siyah kuğu da beyazı kadar güzeldi,
yaşayacaktım bütün renkleriyle bu ziyafeti…

Defterdeki Prag notlarım:

  • Bütün sokakları yürü ve binaların sadece göz hizasına değil yukarılarına da bak süprizler var.
  • Charles köprüsünün üzerinde otur bir saat.
  • Belediye binasının karşısında bir sokak birası al iç. Hatta gezi boyunca her yerde su yerine bira içebilirsin.
  • St.Vitus Cathedral, görülecek yerler notlarımda.
  • Vysehrad, ne güzel yerdi. Vakit varsa görülmeli.
  • T-ANKER adında bir roof barda bira içtik. Çok hoştu.
  • Bir gündüzü dinlenmeye ayırıp, mümkünse gece boyunca da gezilmeli bu şehir.

NOT:

*Midnight In Paris, Paris sokaklarında bindiğiniz bir arabayla sizi zaman yolculuğuna çıkaran Woody Allen filmi.

*Eyes Wide Shut, Nicole Kidman ve Tom Cruise’un başrollerinde oynadığı; sexy senaryosu ile Stanley Kubrick’in hayat boyu aklımıza çıkmamak üzere kazıdığı son filmi.

**Jekyll & Hyde, karakterlerin adını verdiği; doktorun birbirinden akla kara kadar zıt iki karakteri ile yaşadığı çiftli kişilik sorununu ele alan Broadway müzikali.

p.s. Bütün fotoğraflar bana aittir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir